CAĞ KEBABI İspir ilçesini üç, dört defa gördüğüm Erzurum’u, geçen yıl okul arkadaşım ve dert ortağım sayesinde ziyaret ettim. Köylüm ve baki dostum Şaban Katar, yıllardır Almanya’da oturuyor. O, vatandan ayrı kalmanın hasretini çekerken, ben de yalnızlığın girdabında nefes tüketiyordum. İkimizin de hayalinde cağ kebabını görmek vardı. Geçen yıl Şaban, birkaç haftalığına Almanya’dan gelmişti. Bana;” Aydın, 10-15 yıl üstüne geldim. Nasıp bir daha gelebilmek. Onun için gelmişken gezebildiğim kadar gezeceğim. Vatanımın toprağını çok özledim.”dedi. Şaban ile önce İstanbul’da buluştuk.Bir iki gün ara ile İkizdere’ye geldik. Kararlaştırdığımız bir gün o yanına çocuklarını aldı ve yola çıktık.” Aydın, nasıp olursa, kaza bela olmazsa Erzurum’a gideceğiz. O yerin Cağ Kebabı’nı çok met ediyorlar; tadına bir bakalım. Hem de Erzurum’u gezip görmüş oluruz.” dedi. Ben de neden olmasın. Zaten işim yok, gezelim-görelim, Allah, yolumuzu açık eder inşallah diyerek yola çıktık. Şaban, anlaşılan vatanın sadece aşını- toprağını değil, soğuk sularını da özlemiş olacak ki, her çeşmenin yanında duruyor, arabayı kenara çekip o soğuk sulardan, sanki hiç su içmemiş cesine kana kana içiyordu. Erzurum’a ilk defa gideceğimiz için, giden ağabeylerimizden biraz ön bilgi aldık. Onlar bize;” Erzurum, küçüktür. Öğleye kadar gezer bitirirsiniz.” demişti. Fakat, biz iki veya dört saatte ancak bir caddesini gezince, yanılmış olduklarını gördük. Gerçekten de öyle….Erzurum, bir iki saatte gezilebilecek kadar küçük değildi. Gittiğimiz de hava çok sıcaktı. Erzurum’a yaklaştığımızda bir serhat şehrine yada doğunun kalesine geldiğimizi belli ediyordu. Bir çok fabrika veya iş yeri dumanlarını gökyüzüne doğru adeta pompalıyordu. Bu şehrin insanlarının tembel tembel oturan insanlardan oluşmadığını ispat etti bizlere.Hele hele askerlerin geçişi, tanklar ve uçakları görünce ben de Şaban’a: Bak Şaban bu Mehmetçiklerimiz işte…Bunların eksikliğini Allah bize göstermesin, dedim. O da Amin diyerek bana katıldı. Bunlar olmazsa, çevremiz düşmanlarla dolu, hemen, bir anda bizi yutarlar dedim. Fazla uzağa gitmeden, Erzurum’un o meşhur Cağ Kebabı’nın tadına bakalım diye, lokanta aramaya başladık. İnanır mısınız, nerdeyse her 10 metrede bir lokanta, hangisine gideceğimizi bile şaşırdık kaldık.Neyse birine gitmeye karar verdik.Arabamızı lokantanın kapısına park ettik. Hemen içerden garsonlar gelerek bize, “Buyurun beyler. Hoş geldiniz!...” diyerek lokantaya davet ettiler. Oturduk ve hemen o sihirli kebabın siparişini verdik. Biz tam yedi kişiydik ve adam başı iki porsiyon istedik. Yanında getirdikleri garnitür çok zengindi. Kebapları beklerken biz yine, kendi aramızda Erzurum’u’ konuştuk. Neyse, beklediğimiz ve hayal ettiğimiz o kebaplar geldi. İnanın, görünüşü bile diğer yemeklere benzemiyordu. Yemeğin yarısında biz ikinci siparişi de verince, bizim o şehre ilk defa gittiğimiz anlaşıldı. Tertemiz bir lokantaydı doğrusu. Yemekleri yedik ve ardından çaylarımızı getirdiler, içtik ve hesapta öyle fırsatçı yada ateş pahası değildi. Bizi kapıya kadar yolcu ettiler ve;”Yine bekleriz.” diyerek teşekkür ettiler. Erzurum’un Oltu Taşı’nı bilmeyen yoktur sanırım. Birer tane alalım dedik ama hakiki Oltu Taşı’nın satıldığı yer biraz uzakta olduğundan ve çocuklarda sıcaktan bunaldıkları için gidemedik. Şaban’ın en çok sevdiği semaverlerden iki tane aldık.Bayanlarda kendi istediklerini aldılar ve yola koyulduk. Gelirken, şehrin o caddeleri, insanların o hamarat çalışmalarını tekrar görünce, sanki bize:”Nereye gidiyorsunuz? Daha gezilecek çok yerimiz var.” der gibiydi. Biz, minibüse binip geri dönerken, Şaban’a şunları anlattım: Dinle Şaban, Erzurum, değil başbakan, şimdiye kadar bakan bile çıkaramamış. Fakat gel de şu imkânları, tesisleri, fabrikaları gör bakalım. Bir de Rize’ye bak! İki başbakan ve bir çokta bakan çıkarmış..Rahmetli Zihni Derin olmasaydı, acaba Rize’nin hali ne olurdu? Artık, ne demek istediğimi anladın inşallah. Şaban’da; “Anladım, Aydın’cığım.” dedi. Yolumuza devam ettik ve çok şükür, kazasız, belasız İkizdere’ye geldik. Gidin ve görün bakalım. Bize hak verecek misiniz? BEKARAYDIN/İstanbul/21.07.2006
Baki Dostum Şaban 31.12.2006 Şiir ve türkülerindeki vatan özlemini ve hasretini dile getiren en güzel insanlardansın sen. İyi ki gurbet ellerindesin, yoksa sendeki bu cevheri ne sen, ne de başkası veya ben anlayamazdık yada çözemezdik. Tıpkı, Ziya Osman Saba gibisin sen… O da:”Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde.”demişti. Aziz dostum, gurbetin kahrını çekerken, bir yandan da içinde bulunduğumuz bu çileli yaşamın içinde seninde olduğunu hayal ederek, fazla da kendini üzmemelisin. Bir gün tekrar bu topraklara kalıcı olarak döneceğini ve asla bir daha geri dönmeyeceğini hayal edeceksin. İçinde bulunduğumuz bu çileli hayatın senide sıkıntılara düşüreceğini şimdiden hayal edebilirsin. Hasretle başladığın cümleleri, sanki aralarında virgül yerine göz yaşı, nokta yerine de buram buram kokan Anadolu vardır. Biliyorum. Bayrak hasreti seni epeyce yormuş olacak ki, “Sende anla, ben ne haldeyim…” diyorsun. Seni, belki de en iyi anlayan benim. Türkiye’ye, Vane’ye, bu üçsüz bucaksız yeşilliklere olan özlemin, Mecnun’un Leyla’ya, Ferhat’ın Şirin’e, Kerem’in Aslı’ya olan sevgisinden kat kat üstündür. Seni hiç tanımamış olsam bile, şiirlerin ve türkülerindeki bu ince sızlanmalara bakarak, vatan hasretinin mucidi kimdir diye soranlara, hiç tereddüt etmeden Şaban’dır diyebilirim. Sen, Almanya’da vatan hasreti ve özlemi ile imtihan olurken, bil ki, bu kardeşinde burada aynı sıla hasreti çeker gibi vefasızların, bir gün gelir de insafa gelir vefalı ve baki bir canan olur diye beklemekteyim. İkimizde hasreti içimizde taşıyoruz. Aralarındaki önemli fark ise, birinin insan denen fani bir meçhul, diğerinin de maddiyatla ölçülemeyecek bir değeri olan kara topraktır. Bütün insanlığın yaratılış noktası… Sen, özlemlerini ve hasretini her zaman taze ve zinde tut. O mükemmel satırlarından bizleri mahrum etme. Yalnız, sen vatan hasretini dile getirirken, benimde o vefasıza duyduğum hasreti de senin dertlerin e ortak etmeyi sakin unutma. Son olarak şunu terennüm edebiliriz ki: Birimizde vefalının hasreti, diğerimizde de vaktı gelince birleşeceğimiz kara toprak. Senin veya bütün insanların kavuşacağı kesin fakat bizim ki ancak toprak denen sonsuzlukta gerçekleşecek.En azından ben böyle hayal ediyorum. Kim bilir, belki de günün birinde, ya sen benim içimdeki hasretin aynısını, yada ben senin vatan hasretinde ortağın olurum. Gelecek ne olursa olsun,. sevgi ve saygı hep olsun. Barış ve dostluk olsun. Aslında bu hayat üzülmeye değmez fakat, içimizdeki duygu, kuruntu ve hayalleri bir kenara atmayı başarabilsek. Bu mübarek dünyada duygusuzda yaşanmıyor ki… Seni, o hasret ve duygu denizinle baş başa bırakmak zorundayım. Kendine iyi bak. Yolun ve bahtın hep açık olsun.